Güz Sonatı / Autumn Sonata (1978)

1
1006

Güz Sonatı autumn sonataVİZYON TARİHİ: 8 Kasım 1978

TÜR: Dram

SÜRE: 99 dk

YÖNETMEN:

SENARYO: Ingmar Bergman

OYUNCULAR: , Gunnar Björnstrand, Erland Josephson, Marianne Aminoff

ÜLKE: Fransa | İsviçre | Almanya


Ingmar Bergman en sevdiğim yönetmenlerden birisi. Her filminde izleyiciyi etkisi altına almayı çok iyi başarıyor. Güz Sonatı filmi de onun şahane filmlerinden birisi. Her şeyden önce Ingmar Bergman filmlerinin yorumlamanın zor olduğunu söylemek isterim. Çünkü filmlerinin her anında yeni bir anlam çıkıyor. Karakter öylesine güzel işleniyor ki dikkatli izlemediğiniz sürece o filmden istediğiniz keyfi alamıyorsunuz.

Güz Sonatı, temel olarak anne-kızın geçmişiyle olan yüzleşmesini anlatıyor. Eva (Liv Ullmann) ve Charlotte (Ingrid Bergman) birbiriyle kopuk bir anne- kız olarak karşımıza çıkıyor. Eva, kocasıyla birlikte yaşayan kendi halinde yaşayan birisi. Bir gün annesine mektup yazıp annesinin onlara ziyaret etmesini istemiş. Yazdığı mektubu kocasına okurken oldukça hevesli ve mutlu görünüyordu Eva. Kocası, Eva’yı çok seviyor çünkü ikisi de kendi dünyalarında bir arayış içindeler. Eva geçmişinin o üzücü bağından kopamamış, annesiyle henüz tamamlanmamış bir hesaplaşması var. Bu daveti bu yüzden yapıyor belki de. Kocası ise var oluş sancısı çekiyor bir bakıma. Karısının yazdığı bir kitaptan birkaç cümle okuyor. Karısını uzaktan izlemeyi, onu gözlemlemeyi çok seviyor. Bu, ilişkilerinin saf doğal yapısını yansıtıyor bence. Eva, yazdığı kitapta ” Eğer birisi beni olduğum gibi severse sonunda kendime bakmaya cesaret edebilirim belki” diye bir cümle geçiyor. Bu aslında Eva’nın varoluş sancısının bir belirtisiydi bana göre. Kendi benliğini başkalarından onay aldığı sürece sevmeyi deniyor. Kocası da tıpkı onun gibi yazı yazarak kendini ifade etmeyi tercih ediyor.

güz sonatı

Annesi o güzel manzaralı yolu aşa aşa kızının evine varıyor. Eva, annesini gördüğü için çok seviniyor ilk başta ama sonraları bu sevinç yerini kızgınlığa bırakacağına benziyor. Annesiyle arasında sorun yokmuş gibi, her şey normalmiş gibi konuşmaya devam ediyor. Charlotte başlı başına bir karakter bence. Kadın, kocasını kaybetmenin acısını yaşıyor hala. Kocasıyla geçirdiği o dakikaları anlatıyor kızına hüzünlü bir şekilde. Charlotte ailesine karşı çok ilgisiz bir kadın. Kızını küçük yaşta o kadar çok hor görmüş ki, kızı kendini sevemez olmuş.

Charlotte bir süre sonra tek başına kaldığında kızının yanına gelmenin pişmanlığını yaşıyor. Yalnız kaldığında kendisiyle konuşuyor sık sık. Belki de hayatındaki en sağlam arkadaşı kendisiydi, sağlıklı düşünmesini sağlayan şey sesli düşünmesiydi belki de. Charlotte çok baskın, takıntılı, güçlü ve yalnız birisi. Kızı Eva ise daha içe kapanık, sessiz, silik bir karaktere sahip. Bu iki kişinin zıtlığı zaten filmin temelini şekillendiriyor. İki zıt karakterin içsel hesaplaşmasına tanık oluyorsunuz izlerken. İlk başlarda her şey iyi güzelken bir süre sonra ortalıkta soğuk rüzgarlar esmeye başlıyor. Kocasının ve Eva’nın yaşadığı sorunları öğrenince Charlotte’nin suratı daha da asılıyor. Kocası, onu ilgisizlikle suçlamaya başlıyor bir süre sonra.

Ben filmi izlerken anneyi çok suçladım açıkçası. Çünkü kadının ailesine olan ilgisizliği boyunu aşmış derecede. Engelli kızı Lena’yı gördüğünde numaradan onu gördüğüne seviniyormuş numarası yapıyor mesela. Kızlarını hiç ama hiç sevmiyor, seviyormuş gibi yapıyor sadece. Charlotte müziğe o kadar tutkuyla bağlanmış ki ardında bakmadan kaçmış ailesinden. Kızlarıyla ilgilenmek yerine durmadan konserler vermiş, gezip durmuş. Filmi izlerken ‘‘İnsan ailesini hiç mi düşünmez ya!” diye soramadan edemedim açıkçası.

güz sonatii

Güz Sonatı’nda diyaloglar çok sağlam ve yerinde cümlelerden oluşuyordu. Özellikle Eva ve Charlotte’nin geçmişle olan hesaplaşma sahnesinde tamamen diyaloglar hakimdi. Eva, annesini memnun etmek adına ona piyano çalıyor fakat annesi ukalalık edip kızın hevesini kursağında bırakıyor. Annesi bu arada piyanist. Mesleğine aşık bir kadın. Geçmişte kızıyla ilgilenmek yerine piyano çalmayı tercih eden birisi. Ne kadar umursamaz biri olduğunu siz tahmin edin artık.

Film çok ağır bir şekilde ilerlese de konunun güzelliği bu durumu görünmez kılıyor. Yani izlerken zamanın nasıl geçtiğini, konunun ne ara buraya geldiğini anlamıyorsunuz. Her şey aşama aşama gerçekleşiyor zaten. Bir de filminin görsel atmosferini çok kaliteli buldum. Bergman, renkleri kullanmayı iyi biliyor. Renkleri kullanmada en iyi yönetmen bence Kieslowski. Üç renk serisinden bariz belli ne kadar usta olduğu. Bergman karakterleri öznelleştirerek onların içindeki gerçek düşüncelerini görmemizi sağlamış. Güz sonatı filminde sevginin varlığı ve yokluğu, sevgi özlemi, sevgi yalanları, çarpıtılmış sevgi yer alıyor ve bu temalar bir anne-kız ilişkisi üzerinden inceleniyor.

Eva annesinden nefret ediyor, annesi ise kızını sevmeye çalışan birisi. Bir zıtlık daha karşımıza çıkıyor. Aslında annesinin ziyaret sebebi geçmişteki sorunları unutturmak içindi. O ihmal ettiği yılları telafi etmek adına böyle bir gelme zahmetinde buluyor ama beklediğini bulamıyor. Piyanonun başında Charlotte başka birine dönüşüyor. Karşısındaki kızı değilmiş de bir konservatuvar öğrencisiymiş gibi ders vermeye kalkıyor.

güz sonatı.

Asıl yüzleşme Charlotte’in kabus gördükten sonra salona inmesiyle başlıyor. Charlotte karabasan gördüğünü iddia etse de aslında o kendi bilinçaltındaki kocasının yansımasıydı bence. Bu kabustan etkilenip kendini salona attığında kızı da arkasından geliyor ve geçmişin sır perdesi aralanmaya başlıyor.

Annenin mutsuzluğu kızın mutsuzluğuna dönüşüyor. Yani Eva gibi masum insanın içinde annesine karşı bitmek bilmeyen bir öfke gizli. Annesine ”Tek başımayken kendim olmaya cesaret edemiyordum. Çünkü kendim olmaktan nefret ediyordum.” derken aslında küçüklüğünden beri varoluş problemi çektiği belliydi. Bunun baş mimarı kuşkuz annesiydi tabii. Kızına sevgi vermek yerine disiplin vermiş, onu görmezden gelmiş ve kızını sevmediği birine dönüştürmüş kendi elleriyle. Ben olsam ben de nefret ederdim valla bu kadından. Yazık valla Eva’ya, tek istediği anne sevgisiydi. Ben izlerken çok üzüldüm kızcağıza. Charlotte’de çok kızdım, zaman zaman sövdüm çünkü kendimi tutamadım.

Filmin sonlarına doğru Eva yeni bir başlangıç yapmak istediğini her şeyin geç olmadığını söylese de anne – kızın yolları çoktan ayrılmıştı. Başından ayrıydı zaten, sadece hiç ayrı değilmiş gibi davrandılar. Gerçekler su yüzüne çıkınca o yalancı düşünceler birden zehirli bir oka dönüştü. Eva geçmişinde çok haksızlığa uğramasına rağmen hayatla olan bağını koparmıyor. Karakterin bu yönünü çok sevdim. Ingmar Bergman’ın en güzel yanlarından birisi de filmlerinde felsefi söyleme başvurması. Hemen hemen her filmde felsefeye değinir. Karakterler kendi benliğini felsefik sözlerle ifade etmeye çalışır genelde. Benim Persona filminden sonra en sevdiğim ikinci Bergman filmi Güz Sonatı. Aldığı övgüleri kesinlikle hak eden bir film. Gerçekten, iyi ki izlemişim bu filmi diyorum. Eğer bu filmi izlemediyseniz ve siz de böyle söylemek istiyorsanız en kısa süre bu filmi izleyin derim. Filmi izledikten sonra içime bir şey oturdu valla ne yalan söyleyeyim. Çok etkiledi beni bu film. Filmin sonunda annenin bakışları nasıl da etkileyiciydi öyle. Keşke gerçekler anne ve kızın canını bu kadar acıtmasaydı.

Peki bu film neden izlenmeli?

Ingmar Bergman ile henüz tanışmadıysanız bu filmi izleyerek tanışabilirsiniz. O kadar ağır bir film değil üstelik. Sanat filmlerine karşı ilgiliyseniz bu filmi kaçırmamanızı öneririm. Anne- kız ilişkisine farklı bir pencereden bakmak adına izleyebilirsiniz. Kaliteli bir film izlemek istiyorsanız bu filmi izleyebilirsiniz. Ve en önemlisi ”İyi ki bu filmi izlemişim” demek için izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Güz Sonatı Filminin Fotoğrafları